Bir Bahane Lazım Bize

Kırmak, kırılmak için değil, sevmek ve sevilmek için bir bahane gerek. Çünkü çok kırdık, çok kırıldık biliyoruz. Buna rağmen kendimizi kandırmaya devam ediyoruz bunu da biliyoruz. Bile bile yanlış yapılır mı? Yapanları görüyoruz. Neresindeyiz hayatın, neyin karşısındayız, neden boşluktayız?

“Hiçbir şey için geç değil” diyenler koca bir yalanın ortağı mı oluyorlar yoksa kendileri için yeni bir bahane mi üretiyorlar dersiniz? Bazı şeyler için geç kalındığını biliyorsak eğer, işte onların hepsi birer yalancı oluyor bizim için. Ve yalan şuan söyleniyorsa, doğruluk olasılığı nedir?

Ne kadar planlı yaşamaya çalışırsak, hata yapma şansımız o kadar artıyor.  Tam tersi bir durumun içinde olduğumuzu varsayarsak –bir bakıma “anı yaşamak” diyebiliriz buna, o zamanda saniyelik kararlar hayatımızın geri kalanına yön veriyor. Biz neresindeyiz bu zamanın?

Binlerce kez “keşke” demişizdir. Keşke olmasaydı, keşke daha iyisi olsaydı… Ama farkında mıyız bilinmez biriken keşkelerimiz hep yapamadıklarımız üzerinde yoğunlaşır. Nedeni bellidir: Korkuyoruz. Kendimizi kısıtlıyoruz, ürküyoruz, çekiniyoruz, çok soruyoruz, çok sorguluyoruz, en doğruyu arıyoruz, hiç bulamıyoruz. Hep bulduğumuzu sanıyoruz.

Hep uçlarda yaşıyoruz, ya iyideyiz, ya kötüde. Pozitif düşünceler bizi iyimser gösterir. Negatifin safında yer alanlar kötü sayılır. Bu büyük bir yanılsamadır. Kimsenin Polyanna ile bir akrabalığı ya da Hades ile bir dostluğu bulunmuyor. Ama biz eşitlik kavramını yine yanlış hesaplıyoruz. Doğanın matematiği karmaşık bir haldedir, ayrıca iki kere ikinin dört ettiği de asla ispatlanamaz bir gerçektir(!)

Heraklitos: “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” demiş; Arthur Schopenhauer: “değişim, değişmeyen tek şeydir” demiş. Her iki yargıya göre bizimde sürekli değişime açık birer varlık olmamız gerektiği sonucunu çıkartmamız mümkündür. Doğa için, toplum için, insanlık için sürekli değişim şart, Bu değişimler olumlu yönde olmak zorundadır. Peki ya, kendi iç dünyamız bu değişimlere ne kadar açık?

George Chapman: “Sevgi, doğanın ikinci güneşidir” der. Düşünsene biraz… Güneşin hiç batmıyor, gecen hiç kararmıyor. Ne kadar büyük bir özelliğe sahipsin. Sevebiliyorsun. Zülfü Livaneli’nin de dediği gibi aslında: “güneş toplamak” lazım kendimiz için. Yani küsmek, darılmak için değil, sevmek, sevilmek için bahaneler lazım bize.

Yolda kalmaya çalışıyorum..

Dışarıda yağmakla yağmamak arasında seyreden bir yağmur var.İnsanların evden çıkmaması için yeterli bir sebep aslında..Ben ise mecburiyetten çıkıp çalışıp şimdi de ne yapabilirim de içimdeki boşluğu doldurabilirim diye düşünmekten kafayı yemek üzereyim..Gideceğim herhangi bir yerde ne kadar durabilirim bilmiyorum.Ama gitmesem daha iyi sanırım.Etrafımdakileri de sanki üzecekmişim gibi bir hisse kapıldım.Hem de beni hiç tanımamalarına rağmen..

Uzun zamandır yazamıyordum aslında.Hayatımda enteresan birşey olup bitmiyor malesef.Yakın zamanda okuduğum kitabın etkisinde kaldım.Aslında çok sevdiğim bir grubun yeni albümü veya sadece kapağı çok hoşuma gittiği için aldığım bir kitap ve adını sadece yakınlarının bildiği bir yazar çok etkiler beni.O yazarlar gerçek gelir bana.Hayatlarını anlatırlar hep ve hiç çekinmezler.Acıları,sevinçleri,olayları ve olayların kahramanları gerçektir.İşte bu kitap beni bu sebeble etkiledi.Arka yüzünde yazan yazı ise aynen şöyle idi;

'İyi olmanın acı çekmekten başka bir şey olmadığını mırıldanıp durdum. Kendime ağlayacak kuytu yerler aradım.
Her yerde benden önce gelenlerden özür diledim.
Hiçbir şeyi görmemezlikten gelmedim.
Bütün her şeyi kendime gizleyerek yaşadım.
Sorunlarımı sırf herkes gülsün, eğlensin diye bir fıkra gibi uluorta anlatıp durdum.

Ah ne çok insan güldürmüşüm, ne çok kişiyi mutlu etmişim.

Uyumsuzluğum itaatsizlikten ve karşı çıkmaktan olabilir mi diye de çok düşündüm. Sonra bıraktım kendimi kim alırsa onun
oldum. Sınıfsız, yoksul biri ve unutup öğrendiğim her şeyi, hiçbir şey bilmiyor gibi sustum. Ama belki de hâlâ böyleyim. Ben değişmiş olabilir miyim? Ama duş alırken işediğime göre
belki de aynıyım. Aslında insanlar beni çok seviyor, çünkü
selam vermek için hep onlardan erken davrandım. Selamdan ve güler yüzlü olmaktan vazgeçmeyi asla düşünmedim.
Düşünsem mi ?'..
Sanırım aşık olmak ve hayatta hiç kötü birşey olmuyormuş gibi yasaşamak onun tarzı.Keşke onun gibi bir hayat felsefem olabilseydi.Acı çekerken mutlu olmayı becerebilmek çok nadir ve çok güzel birşey sanırım.Hayatta herşey yoluna girecek diye bir kural asla olmayacak ve bizde bu oyunu kuralsız oynamaya devam etmek zorundayız.

Alıştım yalnız kalıp kimseyi üzmemeye.Hiç zarar vermedim onlara ve hayatlarına ama sanki hep öyle yapmışım gibi davrandılar bana.Kimseyle ilişkiniz kalmayınca kendinize kaliteli zamanlar yaratabiliyorsunuz.Uzun mesafeler düşünmek ve sağlıklı kararlar almak için ideal mekanlar benim için.Kimse rahatsız etmez ve pişman olmazsınız.Ben hiç olmadım..Sanırım en yakın meyhaneye gidicem.Oradakiler de üzgün oluyor genellikle.Kimseye zarar verme şansım olmaz.

                                                                                                     
                                                                                                                Afiyet olsun..









10 Kasım'da Anıtkabir'de Olmak

10 Kasım 2017 Anıtkabir
"Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir." Mustafa Kemal ATATÜRK

O ilikleri donduran malum Ankara soğunun olmadığı, güneşin her zamankinden daha sıcak doğduğu gündü 10 Kasım 2017. Sabah erken saatlerde kalkılmış ve akrep ile yelkovanın bir kuş kanadı gibi açıldığı, adeta sonsuzluğu çağrıştıran tavrıyla 09.05'ten önce O'na en yakın olabileceğimiz yere ulaşmak için yürüyoruz. Öyle güzel yürüyüşlerden biri ki bu, ortak fikirlerin her adımda hissedildiği, "İzmir Marşı"yla, "Onuncu Yıl Marşı"yla yükselen sesler aynı saniyeler içinde insanın içini hüzünlü bir hisle kaplamasına sebep oluyordu.

Aslanlı yol, protokol töreni için kapalı, o yüzden erken gelenler arka kapıda birikiyor. Saatler hayatın bir dakikalığına durduğu o ana yaklaşırken kalabalık artıyor. 7'sinden yaşı yeten herkese... Siren sesleri duyulmaya başlandığı an, uğultu kesiliyor, marşlar susuyor, sessizlik bütün gökyüzüne yayılıyordu. Hemen akabinde "İstiklal Marşı"mız hep birlikte tek yürek halinde okunuyor. Sonrasında defalarca "Andımız"ı dinliyorduk.

Kapıya ulaşana kadar çeşitli arama noktalarından geçiyorsunuz. Etrafınız Ankara simitleri satılan tezgahlarla ve Türk bayraklarıyla dolu. Son güvenlik noktasından da geçince yoğun kalabalık biraz seyreliyor ve daha rahat hareket alanı bulabiliyorsunuz kendinize. İlk hedef mozole...

1923 yılında bir sohbet sırasında Atatürk; "Elbet bir gün öleceğim, beni Çankaya' ya gömer, hatıramı yaşatırsınız" demiş ve "Beni milletim nereye isterse oraya gömsün. Fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır" diye eklemiştir. Anıtmezar için birçok yer önerisi vardı bunlar:

- Etnografya Müzesi
- Büyük Millet Meclisinin arkasındaki tepe (Kabatepe)
- Ankara Kalesi
- Bakanlıklar (Milli Eğitim Bakanlığı için ayrılan arsa)
- Eski Ziraat Mektebi
- Gençlik Parkı
- Altındağ (Hıdırlık Tepe)
- Gazi Orman Çiftliği idi.

Bakanlar, sanatçılar, profesörler gibi farklı makamlardan oluşan komisyonlar bu yerlerin her biri için değerlendirme yaptı ve aralarından en benimsenen Çankaya oldu. Anıtkabir dört aşamada tamamlandı. 9 Şubat 1944'de inşaat programı hazır olan projenin ilk adımı atılmıştı. İlk aşama Aslanlı Yol, ikinci aşama Mozole ve yardımcı binalardı. Üçüncü aşama 1950'de Tören alanı, merdivenler ve lahit taşının yerleştirilmesiyle tamamlanmıştı. Dördüncü aşama döşemeler, çevre düzenlemeleri gibi ince işçiliği kapsıyordu.

Kurtuluş Savaşı Müzesi, ziyareti en önemli yerlerin başında gelir. Müze girişinde telefon boyutlarında tuşlu bir cihaz ve kulaklık veriliyor. Bu cihazın içinde müzede gördüğünüz çeşitli panoramalar, tablolar ve fotoğrafların hikayeleri anlatılmaktadır. Müzede özel bir oda içinde Atatürk'ün naaşının bulunduğu ve Mozole'de bulunan lahit taşının tam altına geldiği herkes tarafından bilinmiyor. O özel odanın kapısının karşısında müzenin en büyük penceresi yer almakta ve o pencereden Ankara Kalesi ve Türk Bayrağı görünmektedir.

Anıtkabir'de 10 kuleye şu adlar verilmiştir. - Hürriyet Kulesi - İstiklal Kulesi - Mehmetçik Kulesi - Zafer Kulesi - Müdafaa-i Hukuk Kulesi - Cumhuriyet Kulesi - Barış Kulesi - 23 Nisan Kulesi - Misak-ı Millî Kulesi - İnkılap Kulesi.

Atatürk'ün kullandığı özel ve makam araçlarını büyük bir ilgiyle dakikalarca bakabilirsiniz.

750.000 m2’lik bir alan üzerinde kurulu olup bu alanın yaklaşık 120.000 m2’lik kısmı Anıt Bloğu, 630.000 m2’lik kısmı ise Barış Parkı dır. Barış Parkı Doğu ve Batı Parkı olmak üzere 2 bölümden oluşmaktadır. Anıtkabir’e giriş yerinden başlayarak, ortadaki Tören Meydanı’na kadar uzanan yol “Aslanlı Yol” olarak adlandırılır. Bu yol, ziyaretçileri Atatürk’ ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmıştır. Yola 26 basamaklı merdiven ile çıkılır. Yolun uzunluğu 262.20 m., genişliği 12.80 metredir. Aslanlı Yol’ un sonunda, Anıtkabir yan binalarının ve kolonların çevrelediği bir alana çıkılır. 129 x 84.25 m. boyutlarında olan, dört tarafından üçer basamak merdivenle inilen 15.000 kişi kapasiteli bu alan “Tören Meydanı” olarak adlandırılır. Anıtkabir’in en önemli bölümü Mozole’dir. Tören Meydanı’ndan 42 basamaklı merdivenle çıkılan Mozole, iki katlı ve dikdörtgen planlı bir yapıdır. Bu bölüm anıtın yapılışında ağırlık merkezi olmuştur. Çünkü, Atatürk’ün kabri ve sembolik lahit bu bölümde bulunmaktadır.

Sabah 6 - 6.30 civarı başlayan Anıtkabir yolculuğu akşamüzeri 5 civarı son buluyor. İlk defa 10 Kasım'da Anıtkabir'de bulunma, o atmosferi soluma şansı yakaladığım için kendimi şanslı sayıyorum. Nice 10 Kasımlara, 23 Nisanlara, 19 Mayıslara, 30 Ağustoslara, 29 Ekimlere ve daha nicelerine... Hep birlikte.

"Ne mutlu Türk'üm diyene!"

Kadın - Dizi Analizi


Bir sanat ürünü için seçilebilecek en iyi ve en sağlam isimlerden biridir "Kadın". Bu ismi kullanıp bir şeyler sunmak istiyorsanız kalitenin seviyesi yukarılarda olmalıdır. Hakkını verebilmelidir, yazarı, senaristi, yönetmeni... Fox TV'nin yeni sezon dizisi olan Kadın'ın yönetmenliğini Merve Girgin Aytekin, senaristliğini ise Hande Altaylı yapıyor. "Women" dizisinden uyarlandığını da belirtirsek eğer, Türk dizilerinin senaryo üretimindeki hantallığını bir kez daha dile getirmiş oluruz. Uyarlamaların verimsiz kaldığı birçok dizi gördük, bir o kadar da başarılı yapımlar karşımıza çıkmadı değil. Med Yapım ve MF yapım bu diziyi desteklemekte.

Kadın kelimesine TDK'da şöyle bir arattık: Sonuç: "Erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi, zen" olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizce yetersiz tanımlama olarak değerlendirilmiş. Kadın kelimesiyle en çok kullanılan kelimelerse şöyle: kadınana kadın avcısı kadın başına kadın berberi kadınbudu kadındüğmesi kadınevi kadıngöbeği kadın hareketi kadın hastalıkları kadın kadına kadın kadıncık kadınnine, kadın terzisi, kadın ticareti, kadınlar hamamı, ana kadın, ayşekadın, bohçacı kadın, genel kadın, kiralık, kadın, kötü kadın, temizlikçi kadın, yazıcı kadın, bilim kadını, ev kadını, hayat kadını, iş kadını, Osmanlı kadını, salon kadını, sokak kadını...

Dizide "kadın" karakteri Özge Özpirinçci tarafından canlandırılmaktadır. Caner Cindoruk ve Bennu Yıldırımlar'da ana karakterler arasında yer almaktadır. İlk fragmanından itibaren izleyicide merak uyandırmayı başaran dizi, adından da anlaşılacağı üzere "mağduriyeti" dile getirilen bir kadının iki çocuğuyla verdiği hayat mücadelesini konu edinmektedir. Mutlu bir evlilik sürdürürken beklenmedik anda kaybettiği eşinin ardından iki çocuğu ile maddi zorluklar içerisinde yaşama devam etme çabası sade bir gerçeklikle aktarılmakta. Biz izleyiciler hüzünlenmeye zaten hazırız, oyunculuk ve konu da izleyiciyi etkilemek için çok müsait. Aslında tam bir rating kurdu olabilir, bunu da içi boş söylemlerle değil de, Türkiye gerçekleriyle harmanlayıp sade ve basit bir sunumla başarabilir.

Türkiye'nin belli bir kesimine hitap ediyor olsa da bu dizi, aslında ev hanımlarından, kadın patronlara kadar tüm kümeleri kapsıyor. Çünkü kadın-erkek eşitsizliğini her alanda görebiliyoruz. En ucuz bütçeli yapımlarda da, en pahalı prodüksiyonlarda da... Erkek hegemonyası iktidarlığında kadınların hangi şartlar altında yaşadığını sadece Türkiye için değil, tüm dünya ülkelerinde de değerlendirmek gerekiyor.

Hegemonya: bir sistem içerisindeki bir elemanın diğerlerinden üstün, baskın olduğunu belirtir. Bu tanım, sürekli kendini yinelemektedir. Bu yinelemeye aracılık eden sosyal medya ve ana akım medya kötü olanı "kötü" diye lanse ederken aynı zamanda kötünün de olması gerektiğini gizli mesajlarla vermektedir. Örnek olarak gündüz kuşağı programlarına göz atabilirsiniz. Daha ciddi ve kapsamlı örnekler için izdivaç programlarına bakınız. Gazetelerin üçüncü sayfa klişesinden, kadınlara özel tasarlanan günlerin "boşluğuna", maddi bağımsızlığını elde edememiş kadınların eşlerine, ailelerine bağlı kalmak zorunda olmalarından, eğitimde kız çocuklarının yaşadığı dezavantajlara kadar birçok faktörü eleştirel bakış açısıyla irdelediğimiz zaman, karşımıza hiçte hoş bir sonuç çıkmayacağını göreceğiz. Üzgünüm ki, madalyonun iki yüzü olduğunu hatırlmak gerekiyor.

Hegemonyanın boyutları o kadar enteresanlık gösteriyor ki, sabah eşine şiddet gösteren bir erkeğin akşam olduğunda eşiyle birlikte olma isteğinin hangi bilimde bir açıklaması olabilir? Ben bunları yazarken Suudi Arabistan'da kadınların belli koşullar altında araba sürmelerine izin verilmiş. Gelin ötesini siz hayal edin.

Bu dizi bizlere "kadınların" yaşadığı onlarca sorun döngüsü arasından sadece belli başlı olanları göstermektedir. Ekrana yansıttıkları şimdilik sevildi. Bolca flashback kullanılan dizi, izleyicilere çok fazla git gel yaşatıyor. Sevimli bulanlarda olabilir, antipatik karşılayanlar da ... Dozu önemli. Oyunculuklar çok iyi. Özellikle çocukların göstermiş olduğu performanslar şahane... Yönetimde ve senaryoda da kadınların yer alması çok iyi hamle. Kadın sorunlarını en iyi kadınlardan dinleyebilirdik.

Ve kadınlar 
bizim kadınlarımız: 
korkunç ve mübarek elleri 
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle 
anamız, avradımız, yarimiz 
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen 
ve soframızdaki yeri 
öküzümüzden sonra gelen 

-Nazım Hikmet Ran

Babam Film Eleştirisi

Çanakkale'nin tarihi yarımadasında, tarihi sardalya fabrikasının mütevazi öyküsünü izlerken, annesini kaybetmiş çekirdek bir ailenin yaşamına konuk oluyoruz. Baba ve oğul arasında oluşmuş ince bir perdenin açılışına ve güneşe beraber bakabildiklerine tanıklık ediyoruz. Tüm bunların yanı sıra, baba yadigarı fabrikanın kapitalist sisteme kafa tutmaya çalışmasından, kız çocuklarının okutulmamasına, atanamayan öğretmenlerden, kadına şiddete kadar birçok yan konununda işlendiğine vurgu yapalım. Tüm bu yan konular filmin içine ustalıkla serpiştirilmiş ki, hem filmin ana konusu izleyiciyi bunaltmıyor, hemde hayatın içinden anekdotlar bize eşlik ediyor.

Çetin Tekindor'un başarıyla canlandırdığı "baba" karakteri aslında hepimizin babasıyla kıyaslanabilecek düzeyde işlenmiş, sıcaklığı ve soğukluğu derecesinde yansıtılmış. Baba figürünün kalbine giden yollar kalın duvarlarla çevrili, yolları çetrefilli ve kapıları kilitli... Bütün bu engellerini aşarşan içinde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz.

6 Ekim 2017'de Nihat Durak'ın yönetmenliğinde vizyona giren film, bir ailenin dramını anlatmaktadır. Yönetmeni daha önce: Babam ve Ailesi (2016), Asla Vazgeçmem (2015) ve Mutlu Aile Defteri (2012) filmlerinden de hatırlayabiliriz. "Babam" filminde ele aldığı asıl konu zihinsel engelli oğlu Arif ile olan iletişimi, ona karşı hissettiği buruk duygularının değişimidir.

Bilirsiniz, kimse doğarken ırkını, cinsini, milletini, dinini, maddi imkanlarını seçemez ve seçemediğimiz birçok şey arasında sağlık durumlarımız da mevcuttur. Arif'te doğuştan zihinsel engellidir, annesi ölene kadar onun bakımını yapmıştır. Annenin yokluğunda tüm sorumluluk babaya kalmıştır. Baba bu omuzlarında ağır bir yük hissetmektedir. Arif, bu yaşa gelene kadar balık yemeyi değilde balık tutmayı öğrenseydi (öğretilseydi) her şey daha farklı olabilirdi. Engelli bireylerin kendi temel ihtiyaçlarını karşılayabilir durumda olduklarını Feride öğretmen vurgulamaktadır. Filmin içindeki dipnotları okumakta fayda var.

Birçok "engelli" temalı dram filmlerinde "acının" ne olduğu fazlasıyla ve çoğunlukla abartının uç noktalarında maalesef görmekteyiz. Babam filminin diğerlerinden ne farkı var diye soracak olursak, sanırım ana konunun üzerinde izleyiciyi boğacak kadar detay verilmemesi ve aynı zamanda neredeyse eşit parçalarla işlenmiş yan konuların oluşudur. Sizde katılacaksınız ki dünya bir tek Arif'in etrafında dönmüyor.

Kronikleşen "atanamayan öğretmenler" sorunsalına vurgu yapılması, kapitalist sistem çarkında büyük balıkların küçük balıkları nasıl yuttuğunu, kız çocuklarının okutulmaması ve kadına şiddetin olağanlığına da parmak basılmaktadır. Çetin Tekindor, Cezmi Baskın, Erkan Kolçak Köstendil, Melisa Şenolsun ve Ali İhsan Varol gibi oyunlarla oluşan kadro da, en zor rollerden birini canlandıran Berker Güven'e de tebriklerimizi sunuyoruz.

"Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşa, yarın ölecekmiş gibi öğren." -Gandhi-

Bilgi: Film çekimleri temmuz ayının sonlarında başlayıp ağustos sonlarına doğru bitmiş ve Gelibolu yarımadasında çekilmiş. Ağustos başlarında bende Gelibolu'daydım karşılaşmak isterdim.

Delinin Yıldızı Albümüyle Vega!

İyi müzik yapanlardan hep aynı tadı almak isteriz. Ne zaman yeni bir şeyler üretecekler diye düşünür, bekler dururuz. Nitekim tüketim bizim işimiz(!) Çabuk eskitiriz, bir kenara atıverir, yine yenisini bekleriz. Popüler kültürün, popüler müziğe etkisi olmuş bu durum. İyi müzik yapanlar için bu geçerli değildir elbette. Seninle beraber büyüyen şarkılar olur, seninle beraber yaşlanan şarkılarda olur. Seninle beraber ölmeyen nice şarkı olur. İyi işlerin ömrü de uzun olur. Bakınız: Vega! Yıldız olanı değil, kalplerde tat bırakan, müzik grubu olanı...

1999 yılında "Tamam Sustum" dediler, 2002'de "Tatlı Sert" konuştular, 2005'de "Hafif Müzik" ile yüreklere iz bıraktılar ve dediler ki: "iz bırakanlar unutulmaz". En sevdiğim şarkılarının bulunduğu albümdür "Hafif Müzik" tam meşreplik! K9, Elimde Değil, Serzenişte, Mendil, Yalnızca Ben Yüzlerce Sen, Uçları Kırık, Yok, Hafif Müzik, Yanıyor Zaman, O Şarkı, Sokaklar Tekin Değil, Ankara... Bu Ankara tam hüzün memleketi.

Tatlı Sert albümleri de o kadar çok sevildi ki, "Tatlı Sert 2" albümü de dinleyicilere sunuldu. Bu ikinci albümde mixler, alaturka versiyonlar, radio dance'lar gibi düzenlemeler yapıldı. Bakınız şarkılar bunlar: Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı, Bihaber, Evet, Ne Var, İz Bırakanlar Unutulmaz, Aşk Başlar, Isınamazsın Ağlarken,Zat-ı Ali, Ninni, Desem De İnanma, Çok Çektim, Normal Mi Sence, Tadın Kaldı, Poh Poh Perisi...

1999'da çıkış albümleri "Tamam Sustum" eminim Vega severler kadar, onlar içinde çok önemi bir noktadadır. İlk albüm, ilk profesyonel çalışma, Albümle beraber ilk konserler ve birçok ilkin temeli olmuş albümdür. Bakınız şarkıları: (Tamam) Sustum!, Alışamadım Yokluğuna, Anlatma, Vakit Varken, Oyun, Blöf, Tren, Dokunsana, Yalan, Bir Gün Mutlaka...

Kronoloji böyleydi: 1999, 2002, 2005 ve nihayet mutlu sona erdiğimiz 2017'in Eylülü... Tam 12 yılın ardından gelen tadı damağında, buharı üstünde, kokusu henüz ciğerlere yeni yeni nüfus eden "Delinin Yıldızı" artık bizimle! Hoş geldiniz... Vega'nın benim hayatımdaki yeri de eskilere dayanır. 2005'ten sonra düşülen bir boşluğun tarifi dile gelmez. Tek tesellisi ömürlük şarkıları oldu. Tekrar tekrar dinlenesi şarkılar. Gençliğimize pozitif enerji katan, olmadı hayal kırıklıklarımızı okşayan şarkılar. Bizlere sıkı bir dert ortağı olan insanlar... Sevimli çocuklar!

Delinin yıldızına yetişmiş olanlar kendilerini şanslı saysınlar çünkü bir sonrası olur mu, olmaz mı bilinmez. Biz yine her zamanki gibi sahipleniyoruz sizi, gerekirse sonsuzluktan geri... Eski sound tadını 12 yılın ardından aynı tutabilmek her yiğidin harcı değildir. Bu albümün ortalama zamanı 'Hafif Müzik"ten üç beş yıl sonrasıydı. Çok beklettiniz insafsızlar! Ama bir o kadar da mutlu ettiniz.

Vega Delinin Yıldızı Şarkı Listesi

1. Delinin Yıldızı
2. İsim-Şehir
3. Arzuhal
4. Sevgilim
5. Dertler İri Kıyım
6. Komşu Işıklar
7. Dünyacım
8. Sonunu Söyleme Bana
9. Man-yak-lar
10. Ve Tekrar

Seni özlemek güzel şey...